Şehirlerde Tutuklu Kalmış Ruhlar

Öyle kişiler vardır; yazdıkları ile, öyleleri vardır, söyledikleri ile; öyleleri vardır ki hiç konuşmadan sadece bakışları ile ruhunuza dokunur.. Hayatınızı değiştirmek için ayaklarınızın dibine bir merdiven dayarlar sanki…

Ahmet Ümit’te yazdıkları ile ruhuma dokunan, hayatımı değiştiren bir yazar benim için…

Bab-ı Esrar ile hayatıma katılan anlamları ve yaşadığım ruhsal değişiklikleri yakın çevrem bilir. Daha önce blogta da ara ara bahsetmiştim. Ama bu kez biraz daha derine inmek istiyorum.

2008 yılının Kasım ayında başladım Bab-ı Esrar’ı okumaya. Okumaya ilk başladığımda sürükleyici bir Ahmet Ümit polisiyesi olarak düşünmüştüm. O dönemde de apartman komşumuz Nurhan teyze gelip, Konya gezisi olduğundan, katılmak isteyip, istemeyeceğimizden bahsetmişti. Ben de tabi o ara Konya şehrine hiçbir merakım, görmeye heves ettiğim herhangi bir yeri olmadığından mütevellit, ne işimiz var, istemiyorum ben, siz gitmek istiyorsanız gidin, ben gelmeyeceğim gibisinden cevaplarla geçiştirdim.

Fakat kitabı okuyan bilir, roman Konya’da geçiyor. Yazarın Şems ile tanıştığı andan itibaren kitabı elimden bırakamaz oldum. Her gözümü kapattığımda Şems’in hayali, her kalp sıkışıklığım bir akik taşı. Sürekli bir işaret arar, kendimi bulmaya çabalar oldum. Sonrasında şimşek gibi çaktı aklımda, eğer hala vakit geçmediyse bu aralar bir Konya gezisi olmalıydı! Kitapta anlatılan türbeleri, Şems ve Melvana’nın birbirleri ile karşılaştıkları sokakları, o muhteşem şehri görmek için bulunmaz bir fırsat, kapıma gelmiş bir şanstı bu. Hemen anneme geziye gitmek istediğimi söyledim. Neyse ki daha 3 gün varmış ve hala otobüste yer olduğu için kaydımız yapıldı.

Bu arada kitabı hala bitirmiş değildim. Yola revan olduğumuzda ortalarında olduğum kitabı Konya yollarında sindire sindire, yavaş yavaş okumaya devam ettim.

Konya’ya vardığımızda içimi ürperten, bir o kadar huzur verici sokaklarını arşınlamak tarif edilemez bir duyguydu. Bana bu geziyi kabul etmemde, tam da en güzel döneminde, düğün gecesinde, Şeb-i Arus’ta Konya’da olmamın en büyük sebebi olan Ahmet Ümit’in yeri hayatımda hep ayrı olacaktır. Sayesinde kitabımı Şems’in türbesinin bir kaç sokak arkasında bir otelde bitirdim. Kendimi hep kitabın baş karakteri yerine koydum. Tıpkı onun babası gibi Mevlana aşığı olan rahmetli babamın kalbinin düğümü olan bir akik yüzüğüm oldu, bin pırlantadan kıymetli… Otel odamın her duvarında siyah silüetini aradım, orada o şerefe nail olamadım belki ama hayatımın her döneminde aşkın mirasının ne olduğunu, gerçek aşkın hangi manaya karşılık geldiğini bildim, bileceğim. İzlediğim Şeb-i Arus törenini, mana aleminde var olan gözlerin göremeyip, gönüllerin tanıştığı nice ulu şahsiyetlerin verdiği huzuru, Mevlana’nın, oğullarının, Şems-i Tebrizi’nin türbelerinde dua edebilmiş olmanın verdiği hazzı bir daha hiç bir manevi yerde yaşamadım.

Diyeceğim o ki; Ahmet Ümit, yazdığı kitaplarda sizi sadece meraka ve heyecana sürüklemekle kalmıyor. Sizi Konya’ya götürüp tasavvuf aşığı yapabiliyor ya da Beyoğlu’na götürüp Ayhan Işık Sokak’ta bir sanat galerisinde, bir fotoğrafın karşısında, kendinizi  saatlerce düşünürken bulmanızı sağlayabiliyor. Hayal tasvircisi, mükemmel bir şehir betimleyicisi… Beyoğlu konusunda Konya kadar şanslı olamadım, belki de kendi kendime anlata anlata nazar deydirmişimdir kim bilir? :) Kim bilir, belki  de her şeyin olduğu gibi, Beyoğlu’nun kendisi gibi, Pürtelaş sokakları ile tanışmanın da bir vakti,  zamanı  vardır.

Hayata karşı duruşumu, bakış açımı değiştirdiği için Ahmet Ümit’e buradan tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Senin kitapların sayesinde onlarca kitap okudum. Senin kitaplarını okumak, o şehrin bilgini olmak gibi, o şehrin bir sakini olmak gibi, olaylar çözüldüğünde ruhunun tasvir ettiğin şehirde tutuklu kalması gibi…

Konya Gezimden Kareler:

d 194 d 175 d 116 d 112 d 061 d 096 d 099 d 102

Share

Kelebek ve Dalgıç

Otobüsü yakalamak için koşabilmemin, gözüme kirpik kaçtığında canımın yanmasının, çaydanlığın buharından elimin yanabilmesinin, bunları hissedebilmenin ne büyük lüks olduğunu anlamak için bu kitaba mı ihtiyacım vardı? Zaten biliyor muydum? Gerçekten bilmiyorum…

Allah’a binlerce kez şükürler olsun ki, duyabiliyorum, yürüyebiliyorum, koku alabiliyorum, kızdığımda sağa sola tekme atabiliyor, suratıma çekirge zıpladığında refleksle geri, sağa, sola çekilebiliyorum.

Kulağa ne kadar garip geliyor değil mi? Çoğu zaman günümüzün içine etti dediğimiz ama ne kadar sağlıklı tepkiler verebildiğimiz olaylar var.

Bir de düşünün ki, size sadece 25 cm. uzakta olan eşinize, annenize, evladınıza elinizi uzatıp dokunamıyorsunuz. Banyo yapmak için, tuvalet ihtiyacınızı gidermek, yemek yemek, konuşabilmek için ikinci bir kişiye ihtiyacınız var.

Oynatabildiğiniz tek uzvunuz sol göz kapağınız.. Onunla da kendinize özel geliştirdiğiniz alfabe ile bir kitap yazıyorsunuz: Kelebek ve Dalgıç.

Canım eşim, bu kitabı bana yeni yıl hediyesi olarak aldı. Tahmin edersiniz ki ilk sayfalarından itibaren de beni çok etkiledi. Hastane hayatını çok iyi bilen biriyim. ilk okulun son, orta okulun ilk yılları hastane, soğuk koridor, asık suratlı hemşire, hasta bakıcıları, serum, sargı bezi kokusu, ziyaret günleri ile geçti. Bu sebepledir ki nergis çiçeği, plastik şişede kolonya, Dimes meyve suyuna karşı antipatim yüksek…

“Sol göz kapağımı oynatabilmek, bir halter sporu kadar zordu benim için” diyor yazar. Her gün binlerce kez farkında olmadan gerçekleşen rekleksimizden bahsediyor: göz kırpmaktan.

Senelerce çalıştığı, yaşadığı semtten ambulans ile bir hayalet gibi geçirilmesi de kitabın en çok canımı acıtan yerlerinden biriydi. 

Peki ya “tekerlekli sandalye için uygun değil” teşhisini yazarın suratına karşı koyan doktorun burnunun tam ortasına atmak istediğim yumruk?? Tekerlekli sandalye için uygun değil, çünkü bir bebek gibi kafasını tutamıyor, vücudunu kontrol edemiyor gerizekalı!

Bu incecik kitap hayatı sorgulama nedenim oldu.  Yaşanmış, gerçek bir hayat hikayesi olmasının etkisi büyük elbette.

Yaşamın kıymetini gereğinden çok bileceğimiz, sevdiklerimize sarılmanın lüksünün hayatımızdan hiç eksik olmayacağı sağlıklı günlere…

Yazarın sağlıklı günlerinden bir kare:

Bu da kitabı yazdırırken, rahatsızlığından sonraki hali:

 

Share

Yeni yıl Yeni yıl Yepisyeni Yıııl

beklenen yeni yıl geldi

Chritmas cat

herkes pürtelaş, pürneşe, pür pür bekledi durdu…

2014 yılında zengin olunacak denildi, kilolar verilecek denildi

5 Ways to Jump-Start Your New DietThings that make you say HUMM?

artık daha mutlu, daha hoşgörülü, daha topluma saygılı bir yıl olacak

~ ♥ ~  A NEW YEAR•... ~ ♥ ~    And yes, it will be awesome!!!!  Stay healthy

ve

savaşlar olmayacak, barış içinde sevgi dolu yaşayacaktık

No War

ayın 19. günü devletin bankasına yatan maaşlarımız ayın 25′ine kadar işletilip 26. günü elimize geçmeyecek, devletin bankasının devlet memuru müdürü, devletin parasını zimmetine geçirmeyecekti yeni yılda… ayakkabı kutularının içinde olması gereken şeyler olacaktı.

Need a few folks to join me in a 30 Day Challenge!!! No obligation, No BIG Prizes. Just a friendly on-line challenge. http://vur.me/s/30DayChallenge

The number one thing I WANT TO GET for Christmas is money! I am leaving for Australia in January and I will be gone for 3 months, traveling the East and West Coast, with New Zealand in between, and a stopover in Fiji at the end. I need all the help I can get!

kediler?

shoe box of kittens

hayırrrrrrr :)

AYAKKABILAR

yüksek topuk

pisliklerini örtmeleri için, devletin bakanının oğlunun çakmak cebine, devletten çaldığı parayı sıkıştırmayacaktı, devletin gözleri bebekleri (!), devlete mal olmuş nice nice sanatçıların goncaları, evlatlarının babaları… sanatçıların dokunaklı canlı yayın gözyaşları…

 

yeni yılda parklarda kitap okuyabilecek, şiir dinletileri yapabilecekti gençler. polisler tomalarla biber gazları ile saldırmayacak, çiçekler sunacaktı dört bir yana.

the turkish police who were offered flowers and gave back violence

değil mi?

A beautiful picture that captures the feeling I get when I read. A sort of calmness washes over me and makes me feel alive and flying. Like anything is possible and that I'm free to go anywhere and dream of anything.  -- Fidah

rüya mı?

https://www.facebook.com/MormorsStuer

komik mi?

 

bence de…

 

bence en güzeli sağlık, afiyet.

Dr. Laura Berman: Natural Love Drugs

beddua edenlerden de, edilenlerden de uzak.. mutlu, sağlıklı, sıhhatli bir yıl olsun dilerim.

Happy New Year!

 

Share

DenizBank 3. Kısa Film Fest Yarışması, FastPay’i En İyi Anlatacak Yönetmenleri Bekliyor

DenizBank tarafından 3. kez düzenlenecek olan Deniz Film Fest ile mobil cüzdan fastPay’i en iyi anlatan viral seçilecek. “fastPay’i en iyi sen anlat, büyük ödülü sen kazan!“ konulu yarışmada dereceye girenleri 5.000 ile 15.000 TL arası ödüller bekliyor.

Yenilikçi ürün ve hizmetleriyle farklılaşan DenizBank, sektörde fark yaratan uygulaması fastPay’i en iyi anlatacak yönetmenleri bekliyor. DenizBank tarafından 3. kez düzenlenecek olan Deniz Film Fest ile DenizBank’ın mobil cüzdanı fastPay’i en iyi anlatan kısa film seçilecek. “fastPay’i en iyi sen anlat, büyük ödülü sen kazan!“ konulu yarışmada filmler maksimum 2 dakika sürecek. Yarışmacılar çektikleri filmlerde isterlerse viral, isterlerse gerçekten hayattan örnekler, isterlerse de sokak röportajları şeklinde bir film yapabilecek ve çekim için her türlü cihazı kullanabilecekler.

Başvuru yöntemi

Katılımcılar çektikleri videoları, video paylaşım sitesi Youtube’a yükleyecek ve linklerini DenizBank Facebook sayfasında bulunan 3. Deniz Film Fest uygulamasına girerek 20 Ocak – 28 Şubat 2014 tarihleri arasında başvurularını yapabilecekler. İzleyiciler, 1 – 13 Mart 2014 tarihleri arasında, uygulamada bulunan ve beğendikleri filmleri “like” ederek oylayacak. En fazla “like” alan 30 film, 17 – 28 Mart 2014 tarihleri arasında jüri tarafından değerlendirilecek. Jüri Belgesel Sinemacılar Birliği Başkanı ve Belgesel Yönetmeni Hasan Özgen, Görüntü Yönetmeni Uğur İçbak ve Yönetmen Taner Elhan’dan oluşuyor. İlk 3’e girecek filmler için DenizBank tarafından sırasıyla 15.000, 10.000 ve 5.000 TL ödül verilecek. Ödül töreni ise 8 Nisan 2014’te düzenlenecek.

Dijital bankacılıkta ezber bozan uygulama: fastPay

DenizBank’ın fastPay uygulaması özellikle gençlerin birbirlerine hızlı para transfer etmeleri, üye işyerlerinde, ellerini cebine atmadan sadece telefonlarından ödeme yapabildikleri inovatif bir mobil cüzdan uygulaması. Uygulama sayesinde DenizBank müşterisi olsun olmasın herkes cepten cebe 7/24 ücretsiz para gönderebiliyor. Kullanıcılar DenizBank Mevduat Hesabı’nı veya kredi kartını fastPay cüzdanına bağlayabiliyor, fastPay işyerlerinde alışveriş olanağına sahip oluyor. Alışverişlerde ödeme yaparken NFC, QR Kod gibi hiçbir ekstra teknolojiye ihtiyaç duyulmaması ise fastPay’in rakiplerinden ayrıldığı en önemli fark olarak dikkat çekiyor.

Ayrıca fastPay ile istenilen DenizBank ATM’sinden kartsız para çekilebiliyor. Uygulama AppStore, WindowsPhone Store ve Google play’den ücretsiz olarak indirilebiliyor.

Bilgi için:
Bersay İletişim Danışmanlığı / 0212 337 51 00
Rasim Yılmaz  /  Tel: 0212 337 51 49 / GSM: 0554 289 49 01 /  rasim.yilmaz@bersay.com.tr
Gül Mumcu Mutlay  /  Tel: 0212 337 51 79 / GSM: 0532 251 83 30 /  gulm@bersay.com.tr

Bir boomads advertorial içeriğidir.

DenizBank 3. Kısa Film Fest Yarışması

Share

Good Will Hunting

2013 yılına ilk girdiğimiz günlerde bloğun sağ köşesinde yıl içerisinde okuduğum kitapları ve izlediğim filmleri listelemeye karar vermiştim. 6-7 ay kadar da çok güzel devam ettim, ta ki cep telefonumdan gadgetları  yönetirken hepsini uçurana kadar :( Sonra da tekrar yapmak için uğraşmadım. Kitapları hatırlayabildim belki ama izlediğim filmlerin hepsini hatırlamak çok zordu…

Eğer hala böyle bir köşem olsaydı, bu filmi izler izlemez yazmak için can atardım. Çünkü herkesin arşivinde olması ve mutlaka en az iki kere izlemesi gereken  bir film.

Film, yetimhanede büyüyen ve çeşitli ailelere evlatlık verilen, gittiği evlerde işkence gören dahi Will ve hikayesini anlatiyor. MIT’de hademe olarak calisan Will,  okudugu sayisiz kitap ve dehasi sayesinde profesorlerin bile cozemedigi problemleri ve kodlari cozebiliyor. Will’ in bu yetenegini kesfeden matematik profesoru pesine dusuyor ve onu terapi icin ikna ediyor. Will’in terapisti ise babacan mizacini izlemeye doyamadigimiz Robin Williams. Film sadece terapi sahnelerinde dialoglar icin bile izlenebilir. Ozellikle Will ve bir Harvard ogrencisinin barda girdikleri dialog can alici. Soyle diyor Will zengin cocuga, sizin yilda 15,000 dolar verdiginiz bu egitimi halk kutuphanesinde 1,5 dolara alabilirsiniz. Dogru diyor digeri ama benim bir diplomam olacak ve sen ise tatile cikarken ugradigim hamburgercide calisiyor olacaksin. Hayat ve aci gercekleri… Uvey babasindan iskence goren Will’in iskence fotograflarini gorunce icim acidi. Cunku bu sene boyle seylerin sadece filmlerde olmadigini anlayacak kadar cok sey gordum. Sadece kafanizi icinde yasadiginiz kabuktan biraz olsun cikartip bakmaniz ve caddedeki evinizden cikip biraz ara mahallelere girmeniz yeterli sizin de onlari gorebilmeniz icin…

Herkesin yardima ihtiyaci olan birileri icin yapabilecegi birseyler vardir. Bunun icin illa ki psikolog, ogretmen ya da zengin bir is adami olmaniz gerekmiyor. Bakmak yerine gormek ve onlarin ayakkabilarini giymek gerek.

Simdiden mutlu, hayirli  ve huzurlu bir sene dilerim.

Share

Alamut – Fedailerin Kalesi

Kendini peygamber ilan eden bir adam, aşılmaz engellerle ve surlarla çevrili, kimsenin fethedemez dediği bir kale. İçinde eğitimli cariyelerin, hadım ağalarının bulunduğu harem ve kalenin farklı bir yerinde eğitilen askerleri ile bizlere Osmanlı Sarayını anımsatan bir kitap…

 

Kitabın henüz çok başındayım. Haremdeki hayata geniş bir giriş yaptı. Haremde çarpık ilişkilerin olduğu, kadınlarının, bizim kendine has utangaçlıkları ve nazlılıkları ile bilinen cariyelerimizin aksine haddinden fazla dışa dönük olması okuyanı şaşırtan; askerlerin ise dayanıklılık eğitimlerinin kor üzerinde yürümek, çıplak ayakla düz duvara tırmanmak, nefes tutarak bayıltmak gibi eğitimlerden geçirildiği bir kale… Alamut Kalesi.

Henüz esrarengiz efendi ile tanışmadık. Fakat herkes Hasan Sabbah’ın karşımıza çıkacağını az çok tahmin edecektir. Kaledeki askerlerin kendilerini feda ettikleri yol ise İsmaililer.

Okudukça yazacağım. Oldukça sürükleyici bir tarihi roman. İlgililere duyurulur. Sevgiler :)

Share

Uzun Bir Aradan Sonra

Çok aksattığım bloğuma uzun bir aradan sonra tekrar yeni yeni kitap tanıtımlarım, film yorumlarım ve çeşitli önerilerim ile geri dönüyorum :)

Yoğunluk, tembellik, üşengeçlik gibi sebeplerle herkes dönem dönem suya sabuna dokunmak istemeden yaşamak isteyebilir. Doğru düzgün okuyamadığım için yazmak da gelmedi içimden. Her neyse, şimdi buradayım ve buna bakalım :)

Bugün eşimle birlikte “Açlık Oyunları -Ateşi Yakalamak” isimli filme gittik. İlkini izleyenler bilir. İnsan Jennifer Lawrence’ın güzelliğini izlemeye doyamıyor bir kere, ama onun da ötesinde mükemmel bir film uyarlaması, kusursuz görsel efektler ve heyecan dolu bir senaryo ile ilkini aratmadı.

İlk filmin sonunda hatırlayacağınız gibi Katniss zehirli böğürtlenleri Peeta ile paylaşacakken oyunu yönetenler tarafından durdurularak ölümleri engelleniyor ve yarışma ilk kez iki birinci çıkarıyor. İkinci filmde ise bu barış böğürtlenleri başlarına bela oluyor çünkü mıntıkalar Katniss’in gazına gelerek hafiften isyana başlıyorlar. Normal olarak bu durum Capitol’ün hiç hoşuna gitmiyor. Halkı, Katniss’in de kendilerinden biri olduğuna inandırmak adına, Peeta ve Katniss’in aşklarına inanmaları için yapay bir zafer turuna çıkartırıyorlar. Ancak bu girişim de ters tepiyor ve halk daha da ayaklanıyor. Bu kez Katniss ve Peeta’nın ölümüne karar veren Capitol, 75. açlık oyunlarını tüm mıntıkaların galipleri yapmaya karar veriyor. Mıntıkalarda birbirleri ile savaşmaktan çok Capitol’ün ölüm oyunlarına karşı kendilerini korumaya çalışan haraçların başına neler geliyor neler?

Üçlemenin sonuncusu olan “Alaycı Kuşu”da iple çekiyor, merakla bekliyoruz efendim.

Mutlu hafta sonları.

Bu arada tüm değerli öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun. :)

Share

Kitaplar ve Kediler

Hayata dair huzur veren bir takım şeylerden önem arz eden iki şey :) Çok resmi oldu ama güzel bir açıklama oldu sanki.

İkisi de yağmurla iyi gider :) Benim en sevdiğim mevsimin, yılın en sevdiğim ayının kendini belli etmeye başladığı bu serin günlerde minik bir bebek kedinin sıcaklığı ile evimizin neşesi üstüne neşe geldi. O geldiğinden beri alıp elime doğru düzgün kitap okuyabilmişliğim yok ama eminim biraz büyüyünce kitap okurken mırıltılarıyla bana eşlik edecektir. Çünkü şu anda çok hareketli bir afacan kendisi. Kitabı elime aldığım an tepesine çıkıyor, kapağın arkasından kafasını uzatıp bana bakıyor, yemek yemediği ve uyumadığı anların hemen hemen hepsinde oyun oynamak istiyor. Eşim sağolsun bu işi zevkle yapıyor. :)

Şu anda ne okuyorum peki? Bolca ders kitabı dışında Kazancakis’ten Zorba’ya başladım geçen Cuma. Yeni tanıştığım ama çok iyi anlaşacağımıza inandığım bir arkadaşım bana okumam için getirdi. Benim gibi ödünç kitap vermeyi sevmeyenlerden kendisi. Ama bir kitap dostu, başka bir kitap dostunu tanımak için çok fazla zamana ihtiyaç duymadan güvenebiliyor sanırım. :)

Evimizin yeni miniği nedeni ile kitabın üzerine çok fazla düşemedim ama kısaca bahsetmek istiyorum ; Yunan yazar Nikos Kazancakis’in 1946 yılında yayınlanan romanı Zorba, Giritli Alexis Zorba’nın hayatı ve maceralarını anlatıyor. 1964 yılında ise beyaz perdeye uyarlanmıştır. (Zorba the Greek). Bir Giritli olarak bu kitapla bu kadar geç tanışmış olmamı içerlemedim değil, ama yine de hiç tanışmamış olmaktan iyidir diyorum ve;

« Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm »

alıntısı ile tüm takipçilerime ve okurlarıma güzel bir hafta diliyorum.

 

Share

Edebiyat Üzerine

yazmak ne haddime.. Ama bitmek tükenmek bilmeyen bir sevgi var içimde. Türler arasında birinden birini daha çok sevmek sanki Edebiyata haksızlık etmek gibi… Üç tane Cumhuriyet öncesi döneme ait okusam ard arda, hemen bir günümüz popüler edebiyatı alıyorum elime, arkası geliyor elbette o gazla, özellikle Ahmet Ümit olunca konu, derya deniz İstanbul… Sonra dünya klasikleri, tasavvuf, yer altı edebiyatı. Hani bir şiir vardı küçükken öğretmen gününde bize ezberletilen; “Dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum, bütün çiçeklerini getirin buraya” ben de “Dünyanın bütün kitaplarını istiyorum, bütün kitaplarını getirin buraya” demek istiyorum :) Bu aralar şartlardan ziyade uyuz ruh halim sebebi ile fazla vakit ayıramıyorum bloğa. Çokça da okuyorum halbuki ama, işte.. Başlama gücünü bulamıyorum kendimde, bulunca devamı geliyor zaten.

İlke’den sık sık bahsederim. Edebiyat aşığı çok sevdiğim bir arkadaşım. Kendisini çok sık değil, bir yıldır hiç göremiyorum ama sağolsun sosyal medya fikir alışverişlerimize ev sahipliği yapıyor. Yine onun fikri olan video çekimlerimden ilkini sizlerle paylaşmak istiyorum. Minik mütevazi kütüphanemiz :) uyuşukluğumu yenebilirsem içindekileri de tek tek çekip burada bulunmasını isterim, ayrıca kitap marketleri turlarımı, yeni aldıklarımı ve çaktırmadan kitapçıların raflarındakileri :) Ne güzel olur değil mi?  Canım arkadaşıma buradan bir kez daha teşekkür ediyorum ve herkese keyifli bol okumalı haftalar diliyorum :)

video için tık tık

Share

Siz Hiç Tren Raylarına Oglunuz Diye Sarıldınız mı?

Selvi Boylum Al Yazmalım’ın yazarı Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana’sından bahsetmek istiyorum..

Okumadan önce Toprak Ana’nın gerçek bir karakter olduğunu düşünür romanın, çiftçi karısı, anne, toprakla haşır neşir ya da adı gerçekten Toprak olan bir kadını konu aldığını düşünürdüm. Ana olduğu, çiftçi karısı ve toprağın en yakın dostu olduğu konusu dışında tamamen yanılmışım. Romandaki efsane anaya can veren Tolgonay, doğup büyüdüğü, kocası ile geçimlerini sağladığı, savaş zamanı tamamen kendinin sorumlu olduğu, tohum ekip, ekin biçtiği toprak ana ile konuşur roman boyu, başından geçen tüm güzel anıları, felaketleri, yitirdiği üç evladını, eşini, anılarını bir bir diriltir toprağa karşı. İşte bu yüzden “Toprak Ana”dır romanın adı.

Güzel bir aşk filizlenir o topraklarda, niceleri gibi, oğlununki, güzel gelini Aliman’ınki gibi. Yuvalarını toprağın bereketi ile kurarlar. Üç parlak evlatları olur, peşi sıra, inci gibi. Gelişleri gibi gidişleri de peşi sıra olur.. Apansız, kimisinden yadigar sadece bir asker şapkası kalır, kimisinden bir mektup, kimisinden ise gözü yaşlı bir gelin…

Beni en çok etkileyen bölüm ise, öğretmen olan oğlunun gönüllü olarak savaşa katılması, telgraf ile istasyondan geçeceğinin haberini verdiği bölümdür. Tolgonay haberi alır almaz oğlunun en sevdiği yemekleri yapar, yanında arkadaşları var diye de fazlaca, bol bol yapar. Gelini Aliman ile birlikte istasyonun yolunu tutar. Gece gündüz geçen trenlere merakla bakar, her birinin içinde oğlu varmışcasına ümitlenir, gözünü raylardan ayıramaz. Tam ümidini kaybetmişken bir askeri tren görünür ufukta. Hızla gelmektedir ve durmadan ilerler, istasyon şefi bağırır, çekil be kadın, durmayacak o tren doğdoğru cepheye gidiyor der. Geri adam atar tekrar, o sırada bir ses göğü delercesine çalınır kulağına “anaaaaaaa” der. “benim, savaşa gidiyorum” şapkasını atar anasına, bir daha geri dönmeyeceğini anlar Tolgonay evladının.. Önünden geçip giden trenin arkasından rayların üzerine atar kendini, vagon tekerleklerinin demirin üzerinde bıraktığı sıcaklığa sarılır. Evladı diye onlarla vedalaşır..

II. Dünya Savaşının Kırgız köylerinden yalnızca birinin, pek uzağında kalan birinin, analarından birinin öyküsüdür beni bu kadar yaralayan ve bunca zaman sonra, bunları yazarken bile tekrar tekrar yaşamama sebep olan..

Ötüken Yayın Evi basımı olan bu incecik kitap, yaşamdan zevk almak için kendinize lüks nedenler aradığınız zamanlarda elinize alıp okumanız için en ideal kitaplardan biridir.

Sevgiler…

Share